mutfakta son durum

abi arka kapıyı açar mısın? az önce otobüsten indim ama adam arka kapıyı açmayı unutmadığı için abi "arka kapıyı açar mısın"ım içimde kaldı. birazdan tavuk pilav yiyeceğim. küp küp ama aslında yamuk prizma şeklinde salatalık turşular da koymuş adam belki bu manevrasıyla farkında olmadan akşamımı daha çekilir kıldı. aslında farkında olmadan, gözümün önünde bana hediye paketi yapmış çünkü bu turşular ekşi bir sürprizdi. beni talha sandı. bana kendimi değersiz hissettirdi. ben talha değilim dedim. netlik kavuşturalım kafalarda şüphe kalmasın: ben talha değilim. ben tavuk pilavı yiyip geleceğim hemen tamam?

hemen gelmedim. bir sonraki akşamdayım. ne farkı var ki monitörümün sağ alt köşesindeki sayılar değişti sadece. dünya sağ ayağındaki ağırlığı diğerine verdi, sıkıntıdan kendi etrafında bir kere daha döndü ve başıma ileride beni üzmesinden korktuğum düşünceler dışında iyi bir şey gelmedi.

mutfaktaki eşyalara odamdaki eşyalara kıyasla biraz mesafeliyimdir. kendinizi yeren şakaları yanında yapmayacağınız insanlar olur ya. odamdaki eşyaların hepsini ben seçtim. yabancı madde sokmuyorum, odama biri girince benzinlikte bulunduğum arabaya pompa sokulunca hissettiğim gibi rahatsız hissediyorum. ama mutfak öyle değil her yer kullanılmayan kapağı kayıp tencereler, üç farklı evlilikten çeyiz çiçekleri solmuş tabaklar, tutma yerleri yarra yemiş el mikseri gibi aletler, fırında unutulmuş eriyik börek makasları, affedilecekleri günü bekleyen şef bıçakları.

bir süredir mutfakta içine çay kaşığı hibe ettiğim kavanozlu şeylerin sayısının artış hızı beni tedirgin etmeye başlamıştı. türk kahvesi, dibek kahvesi, filtre kahve, muz çayı, karadut, hiç kullanmadığım ama evde bulunması batılı hissettiren çin tuzu. çay kaşıklarımı böyle bir bir everdim ve canlarının yanmasından endişeli bir baba gibi elimden gelen tek şeyi yaptım ve onlar için en iyisini diledim.

iki hafta falan önce aksiyon aldım çünkü şunu hatırladım: üçlü meşrubat bardağı alarak çok mutlu olmuştum. insan izlediği dizide evdekinin aynı meşrubat bardağı görünce mutlu olabilen biyolojik bir makine. mutfağın bu çay kaşığı ihtiyacını eyt gibi iki yıldır ertelemiştim. içtenpazarlıklı bir erteleme değildi. çay kaşığı dürtüsel satın alınan, kasanın yanına konan veya reklam panolarında, instagram işbirliklerinde yer alan bir ihtiyaç değil. çay kaşığı alınacaksa evden çay kaşığı alacağım diye çıkmanız gerekir ve ilk defa ayakkabılarımı çay kaşığı almaya gidiyorum düşüncesiyle giydim.

çay kaşığı diye girdiğim milyoncudan kasacının sonradan piçlik yapmamdan korkarak fişimi zorla vereceği kadar büyük bir poşetle çıktım. 

mutfağa ne aldığıma geçmeden önce içinden bir şey içerken başarısızlıklarımı siktirettiğim kupalarımdan bahsedeyim önce. bir tane rüzgârın kafanızın içindeki; hatıralarınızdaki insanları bile ferahlattığı günlerdeki gibi gökyüzü açık mavisi, gereksiz geniş olmasına müsamaha gösterdiğim house'unki gibi kırmızı, gıcık olduğum ama kötü günlerde yanımda olan dört köşeli gibi ama oval turuncu, adam gibi adam güçlü dürüst içine kapanık siyah, onikigen ama baştan aşağı onikigen öyle alt taraflara doğru yumuşamayan onikigen; güneşlik rengi, bir de kiremit rengi çünkü direkt kiremit (çatlamıyor sır genleşince çatlıyor gibi ses çıkıyor; çatlayan biri varsa o da sensin esprimi bir daha yapayım). 

geçen onikigen kupam bir alt köşesiyle siyah kupamın dudağını patlattı ama yanlışlıkla. elde yıkamaya tövbe etmiştim bu tür olaylar çıkıyor diye. bir tane daha aldım ama onu lavaboya sürgün etmeyeceğim, belki çok sinirlendiğim bir gün evyeye atıp kırmak için kullanırım diye evlatlık muamelesi gösterdiğim tabakların olduğu dolaba kaldırdım. çay kaşığı dışında mutfağa bir tane de pembe kupa aldım. yemin etmek günah ama yemin ederim onunla karşılaşınca gerçekten iyi hissetmeyeceğim gibi geliyor bu kupa kendini benden iyi birine öptürene kadar.