andromeda

çok kaliteli bir istihbarat kurumu ve gizli bir uzay ajansının ortak yürüttüğü operasyonla gözaltına alınıyorum. dışarı çıkınca dışarısı fbi arabası dolu, bir tane yunus polisten kaçamam benim için yaptıkları organizasyona bak diyorum. hepsi yaylı kulaklığı olan gözlüklü adamlar ama hiç amerikalı durmuyorlar. amerikalı olmadıkları için değil arka planda bizim evin önü olunca inandırıcı gelmiyor. soru soranları uzaklaştırıp "we can't talk about an ongoing investigation" diyorlar. mahalleli hemen orada adımı pkk'lıya çıkarıyor hemen satıyor beni. "apo'yu ben mi serbest bırakıyorum lan götler" diye bağrıyorum. ajanlara eve ayakkabıyla girdikleri için ingilizce sitem ederken beni bir kangoya bindiriyorlar. halbuki diğerleri chevrolet jiplere biniyor. şoföre abi beni de onlara bindirseniz n'olur diyorum. şoför beni kaale almıyor, ingilizce söyleyince no fucking way diyor. bana kurduğu cümlenin içinde fuck geçtiği için hakaret edilmiş hissediyorum ve yol boyunca maskülen bir trip atıyorum kendisine.

belsa plaza'yı kapattırıp geçici görev merkezi kurmuşlar. karışık tost yediriyorlar sağ olsunlar. ama adam yine az koyuyor dünyanın her yerinden istihbarat kurumları belsa'ya gelmiş 23 nisan gibi bir şey olmuş, belsaya el koymuşlar hâlâ az koyuyor. sorgu odası olarak belirledikleri kırmızı net'e götürüyorlar beni. imdat isimli komiser tuzlu fıstığından ikram edip eşinin sigarayı bırakması için ona tuzlu fıstık yaptığını, -sanki bu konuda tuzlu fıstık şirketleri yapılamayacağına dair propaganda yayıyormuş gibi- sanılanın aksine evde de yapılabileceğini, nasıl yapıldığını anlatıyor. benden sıkılıyor duvardaki wolf team posterlerine bakarak ahmet aslan türküleri mırıldanıyor. birden masaya uzay gemisinin anahtarını çat diye vurup bu göreve hazır mısın diyor? hangi göreve diye soruyorum ve tuzlu fıstığıma devam ediyorum.

ya işte dünya yok olabilir gibi olabilirmiş, insanlar şu an olduklarından daha mal olabilirlermiş post apolitik dönemde, olası bir yok olmada bundan korunacak biri, dönünce oranın paşası olacak biri lazımmış. bunun için cia’den keep notes’ta yazdıklarına göre en uygun insanı aramışlar. o da benmişim. çünkü şiirlerimde hep andromeda'ya gitmekten bahsetmişim. şiirlerimdeki cümlelerle dalga geçiyor sonra. sonra “ovamdan çimen çalan inekleri anlamaya çalıştım” diyor, gülüyor, beni utandırıyor ama belki kötü bir niyetle dalga geçmiyordur diyorum ve zorla gülümsüyorum.

"bin bilemedim iki bin yıl sonra dönersin" diyor. uzay gemisi ışık hızıyla gidiyormuş da yerçekimi fazla olan yerlerden gidince “bir şey mi oluyormuş” diyor. bana soruyor. ben de imdat komiserim diyorum çok önemli değil hayal gücünü kullan ben bir şeyler uydururum sonra. bir milyon, bilemedin iki milyon yıl gibi geçecekmiş bana, vücudum için de bir krem varmış onu veriyorlarmış. yaşlanmaya iyi geliyormuş.

gemide her dilden bütün kitaplar, filmler, "türküler" varmış onları okuyabilirmişim sıkılırsam, "belki insanlığı anlarsın komple" diyor. "hem allah boş duranı sevmez". ama muhtemelen ilk beş yüz bin yıl yüzlerine bakmam kuzey güney falan izlerim. “ehliyetin var mı” diyor, yok diyorum. işte bir iki tur izlersin beni, otomatik zaten; diyor. abi ondan önce drop düşürsem diye izin alıyorum. cs'de görev yapıyorum. bilim adamları ben ölüm maçı oynarken bilimsel bir şeyler anlatıyor ama tek kelime dinlemiyorum. ölünce "he" diye baştan anlattırıyorum. sonra kalkıp cengiz topel'e gidiyoruz. bir iki tur atıyoruz, sonra al sen kullan diyor, otomatikmiş zaten.

imdat abiyle vedalaşıyorum, hesabı bir fbi ajanına emanet ediyorum drop düşürsün ben gelene kadar diye. sonra marşa basıyorum, kornaya dokunuyorum “allah’a emanet” maksadıyla ama ışık hızıyla giderken kornaya basınca dünya’daki bütün canlıları sağır ediyorum. insanlık bir araya gelip yemin ediyor döndüğümde beni döveceklerine, budistler hariç.

kemerimi bağlayıp “ahh” diye 'yeni yola çıkma açma-germesi'nden sonra düşünüyorum en iyi ihtimalle insanlığın akıllarını başlarına aldıkları 3000 yılındaki dünya’ya gelirim diyorum. en kötü ihtimalle de herkes postapokaliptik köylü olur beni dinlerler, akıllarını başlarına alırlar diyorum ama çok stres yapıyorum birine bir şey anlatırken. gerginken ani bir soru sorulunca düşünmeden evet veya hayır diyorum ama yalan söylemek istemediğimden sonra “yok aslında öyle değil” deyince bilgilerim güvenirliğini kaybediyor.

samanyolu'ndan çıkınca yol bozuluyor "alevi köyüne mi gidiyor" diye şaka yapıyorum kendi kendime. galaksiler arasında karanlık madde varmış. karanlık madde dedikleri şey de higgs boson'uymuş, karanlık enerji de boson'un yer çekimiymiş. toprak yola girmiş gibi gemi sarsılıyor, direksiyonu tutamaz hâle gelince kontağı kapatıyorum yama aşağı salıyorum. milyonlarca yıl geçiyor, bütün kitapları oku; bütün dilleri öğren, arka sokaklar'ı baştan sona bitir... bir yere kadar. insan tek başına çok sıkılıyor ama uzay gemisiyle andromeda'ya gitmezken de aynıydı ki. messier 42'yi izleyip sigara içerken cia'in neden beni seçtiğini anlıyorum.