samanyolu
andromeda'ya giderken savunma kalkanlarım zarar görmüştü o yüzden sürekli şaka yapmak zorunda değilim. maalesef çözüyorum. çok canım sıkılıyor buna, andromeda'da bir gezegene yerleşip patates votkası yapabilirim ama istemiyorum. sırf bir kitapta havalı bir izolelik okudum diye böyle bir hayat yaşamak istemiyorum.
yüz binlerce yıl kuklalarla oynamıştım. yüz binlerce yıl okumuştum. yüz binlerce yıl kuklalara hayat hikayemi oynatmıştım, öyle çözdüm. tekrar tekrar bütün anılarımı bütün insanlarla oynamıştım. hikayemi beğenmedim, hem de hiç. ama seni en güzel gezegenle tanıştırmam gerek. hikayemin devamı için dönüyorum. andromeda'ya varmadan u çekiyorum. diğer insanların hikayeleri de kötü, maalesef kısmı burada, maalesef bahsetmek bile istemiyorum ama onların hikayelerine dokunmadan olmuyor. denemek bile büyük yük, yalnız olduğunu kendine itiraf etmek büyük yük ama sana bencil olmamayı başka nasıl öğretebilirdim? içime böylesi siniyor.
değer.
messier 42'yi izlerken gülümsüyorum, ovamdan çimen çalan inekler geliyor aklıma. dünyaya dönünce cengiz topel'e iniyorum. yine darbe oldu sanıyorlar, bir polis geliyor. imdat komiser. beni tanımıyor. gemiye davet ediyorum, tuzlu fıstık yerken yapması gerekenleri anlatıyorum. çağırması gereken uzay ajanslarını, istihbarat kurumlarını. görev merkezini nereye kurmaları gerektiğini falan anlatıyorum. o da bana tuzlu fıstığın evde de yapılabileceğini anlatıyor. uzay gemisinin nasıl kullanılacağını gösteriyorum, bir iki tur atıyoruz. ahmet aslan çalıyor radyoda.
izmit'e gidiyorum. mc donald's'ın oradaki ağacı izliyorum uzaktan. bir çocuk gözlerini bana kitliyor, geri kitliyorum; el sallıyor. bir amcanın kundurasının sırtını çiğneyerek yürümesini, kumaş pantolonun çoğunu gizleyen gri çoraplı yaşlı topuğunu gülümseyerek izliyorum. yukarı bakıyorum güneş var. özlemişim diyorum bu gezegeni. dünya günlerim kaldığı yerden devam ediyor.
bir hafta sonra chevrolet jipler geliyor. bir konvoyla eve götürüyorlar beni. eski kendimin kangoya bindirilişini izliyorum filmli camdan. ajanlarla ısmarlaşıyoruz: "we orderded to god". eve giriyorum. ayakkabı izlerini paspasladıktan sonra odamı topluyorum çünkü dağınık bırakmışım yine. yüz binlerce yıl sonraki kendime iş yıkmışım yine diyorum. french press'te türk kahvesi demleyip pembe kupama koyuyorum. bilgisayarımın sağ alt köşesinde tarih yazıyor. yeni bir metin belgesi oluşturup ismini neden haziran koyduğumu anlatmaya başlıyorum.